Türk Nasyonalizmi

Eski zamânlardan beri dünyâda dîn mutlak bir otorite ve hâkimiyetle hüküm sürmüş, böyle asırlarla devâm ettikten sonra kudreti azala azala nihâyet yerini milliyete terk etmiştir. Haçlılar târîhi etiketi altında bir coşkun dîn gayreti hizmet ve vazifesi görerek müslümanlığa saldırmış olan hıristiyanlar katolik ve protestan aralarında boğuştukları gibi hattâ iki taraf da katolik olmak sûretiyle mezhep farkı bile olmadığı hâlde gene birbirlerini yemişlerdir. 1914-1918 Acun Vuruşgusu (Cihân Harbi) ve bugünkü İkinci Cihan Cengi, şuna devce vuruşgu deyelim, bu boğuşmaların maddî ve yakın delilleridir.

Bu hâl müslümanlıkta da olmuştur: Sünnî, sünnîyi boğduğu gibi sünnîlik-şiîlik mezhep farkı İslâm dünyâsını al kanlara boyadıktan sonra Cihân Harbi’nde müslüman Arapların Türklere yaptıkları bellidir.

Bütün bu vakalar milliyet karşısında dînin eski gücünün kalmadığını gösterir. Demek dîn bir sosyal ve siyâsî birlik için yapıştırıcı madde ve kuvvet olmaktan çıkmıştır. Bu vazifeyi bugün milliyet görmektedir.

Eyice bilmek lâzımdır ki milletlerin devlet mefhûmunda toplanan yüce menfaatleri enternasyonal akîdelerin, siyâsî fikir ve partilerin, her türlü ideolojilerin, adâletin, ferdî hakların, hatta bazı kitlevî hukûkun ve bütün insânî düşünce ve menfaatlerin üstündedir.

* * *

Milliyet kelimesi Arapça olmasaydı ne eyi olurdu. Henüz mânâ nüanslarını tespît edememiş olan ümmet, kavim kelimeleri de aynı mâhiyetdedir. Ne yapalım, ataların hatâsı. Çekiyoruz. Yaşayan nesil ölmüş neslin hüküm ve irâdesi altındadır. Hiç olmazsa Tanzîmat’la Avrupa ilmi, zihniyeti Türklere getirildiği vakit atalarımız ıstılâhları Arapça koyacaklarına Türkçe koysalar, aynı zamânda Latincelerini de aynen alsalardı bugünkü perîşânlık ve anarşi olmazdı. Meselâ tıp ıstılâhları Arapça kelimelerle konmayıp da Latincesi alınsaydı ve Türkçesi yapılsaydı bu müşkül iş o vakit bitmiş olurdu. Eski Türkçe bu iş için gür bir kaynaktır. Arapçaya hiç ihtiyâç yoktu. Bunu bilemediler. Hâlâ da bilinmeyor. Kelime uyduruluyor. O zamân Arapça uydurulduğu gibi. Konan ıstılâhlar Arapçada olsaydı bâri!… Öyle ki bizim bu Arapça kelimelerden olan ıstılâhlarımızdan Araplar bir şey anlamazlar. Meselâ Mısır yeni tıbbı kendine büsbütün başka ıstılâhlar koymuştur. Bizimkilerin kullandıkları o Arapça kelimelerin lügât mânâları bile Araplarda bambaşkadır. Ne çâre yaşayan nesiller ölülerinin nimetini yedikleri gibi hatâlarından doğan anatomik, fizyolojik, patolojik, sosyal hâllere, zahmetlere, kusûrlara ve belâlara da vâris olduklarından zarûrî çekerler,

Bugünkü bir zümre de ataların Arapça manisine mukâbil ne vahîm ki ve bu mâzîden ders almak kâbiliyetsizliği ile, Fıransızcayı ele almışlardır. Bizden sonraki Türk nesline bu belâyı mîrâs edeceklerdir. Yeni bir tasfiye derdi daha gelecektir.

Son zamânlarda millete «Ulus» deyenler ve bundan «ulusal» gibi anormal müştâklar yapanlar olmuşsa da ulus millet demek olmayıp uruk, ulus, boy ve emsâli gibi kabîle şubelerinden birinin Türkçe adıdır. Büyük atalarımız Göktürk (Tukyu)lar millet yerine «Budun» deyorlardı. Orhun istellerinde «budun» defalarca geçer. Herhâlde «budun» nation mukâbiline hepsinden yakışıklıdır.

* * *

Milliyet asla kültür meselesi değildir. Milliyet ırk, kan meselesidir. Dil, zihniyet, edebiyât ve emsâli gibi kültür unsurları milliyet bînâsının ikinci derece malzemelerindendir. Milliyetin bünye ve yapısı böyledir. Onun fizyolojik ve biyolojik selâmet unsurlarının sosyal ifâdesi ise ahlâk ve fazîlettir. Uzvî, bünyevî ve fizyolojik tereddîlere uğrayan; yani bu sûretle kanı bozulan, ahlâk fesâdına, zevke, sefâhate düşen milletlerin yeri târîhin ebedî mezârlığıdır. Bu değişmez bir kânûndur. Bunun eski ve yeni bir sürü misâli vardır. Batmış milletler hep bundan batmıştır. Milliyet sâde kültür meselesi telâkkî eden Fıransa’nın da hâli görülmüştür. Şimdi Fıransa’nın o us igesi (akıl sâhibi) büyükleri milliyetin bu telâkkîsinden, sefâhat ve ahlâk fesâdına düştüklerinden bu uçuruma yuvarlandıklarını idrâk edip bunu alenen söyleyerek Fıransa’da hakîkî milliyeti kurmaya çalışıyorlar.

* * *

Türklerde hayrete ve takdîre lâyıktır ki İslâmlaşmadan evvel milliyet duygusu vardı. Bunun misâli çok bariz bir sûrette Göktürklerdedir. Bu Türkler Türk yasa ve töresine pek riâyet etmişlerdir. Orhun istellerinde: «Yukarda Türklerin Tanrısı demiş: Türk milleti yok olmasın… », «Türk milletinin adı, şöhreti silinmesin.», «Faziletli Türk milletini şereflendirdim.» gibi cümleler vardır. Bu cümleler bugünkü Türk nesillerine ibret ve derstir.

Arap fütûhâtının Orta Asya’ya varmasıyla Türkler müslümanlığı kabûle başlamışlardı. Gitgide müslümanlık geniş mikyâsta Türkler arasına yayılmış, bu yeni dîn tesîriyle Türkler milliyetlerini unutup Araba meclûp olmuşlar, ilmî ve askerî bütün dehâ ve varlıklarını Arap hizmetine koymuşlardır. Öyle ki Türklere fenâ filislâm veyâ fenâ filarap demek yanlış olmaz. Türklerin Arap medeniyet ve ilmine ettikleri hizmet çok büyüktür. Hele Arap’ın dînini, dilini, milliyetini muhâfaza için Türklerin bütün cihânla olan vuruşları pek meşhûrdur. Eğer Türkler olmasaydı Arap bütün maddî ve manevî varlığıyla berâber çoktan çökmüş, bitmiş, batmış milletler listesine girmiş olurdu. Hıristiyanlık önce Piyer Lermit’in rûhu ve Tasso’ya o «Kurtarılmış Kudüs» büyük epopesini yazdıran rûh, sonra da koloni kurt iştihâsı fenomenleriyle Arap’ı sömürür, yeryüzünden siler süpürürdü. Târîh şâhittir ki bütün bunlara karşı koyan yiğitler safları Türk alp ve erlerinden teşekkül etmiştir.

İşte bu Arap’a yarsıma iledir ki Türk yasa, töre ve milliyeti Arap dîni sıvağında tuz suda erir gibi eriyip gitmiştir. Bu hâl aşağı yukarı 10 asır sürmüştür.

Türklerde yeniden milliyetçilik bir iki asırdan beri türeme eserleri göstermiştir. Fakat yarım asır, bilhassa 1908 yılından itibârandır ki Türkler milliyet bakımından yeniden uyanmaya başlamışlardır. Buna rönesans (yeni doğma) deyebiliriz. Bunda Avrupa’nın milliyet yüksek zihniyetinin tesîri olduğu gibi husûsiyle içimizdeki yabancı unsurların Türk’e karşı hâince hareketlerinin doğurduğu haklı reaksiyon büyük rol oynar.

* * *

Türkler içlerindeki yabancı unsurlardan eski zamânlardan beri çeker dururlar. Esâsen heterojen (gayr-i mütecânis) bir siyâsî-sosyal birliğin mukadderâtı boyuna hastalıklara yâni isyânlara, türlü râhatsızlıklara uğrayıp çekmek, buhrânlar geçirmek ve nihâyet tefessüh ederek dağılıp yok olmaktan başka bir şey olamaz. Târîhî ve sosyal determinizm bunu böyle yapmıştır. Bu dağılmanın şaheser misâlleri Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarıdır. Görülüyor ki milliyet önünde her sistem, her kombinezon tuz buz oluyor. Ve bundan da anlaşılıyor ki devletler için tutunacak en sağlam direk milliyetçiliktir.

Göktürkler zamânında Türk Kağanına Çin prensesi getiren Çinli Çang-Sun-Çing sarâyda Türklerin bütün sırlarını öğreniğ Çin’e haber vererek Türklerin izmihlâlini hâzırlamıştır. Ve gene Yang-Hin adında bir Çinli yâni ecnebî belâ Türklere aynı hıyâneti yapmıştır. O devirlerde Çinliler Türk sarâylarını fesât âteşine vermişlerdir. İşte böyle belâlarla büyük Göktürk devleti Çin boyunduruğu altına düşmüştür.

Tûrân-İran savaşları zamânında da aynı hâli görüyoruz; yani sığınma veyâ diğer sûrette Türk sarâyına, Türklerin içine gelen Acemler Türk’e hıyânet ediyorlar, Firdevsi’nin Şehnamesinde bu bâpta misâller vardır. Türk ulularından da bunun önüne geçmek için çırpınanlar olmuştur. Meselâ Şehnamenin «Siyavuş destânı»nda görünüyor ki Türkler Acemlerin Efrasiyap dedikleri o pek meşhûr ve eşsiz Türk kahramân pâdişâhı Alp Er Tunga’ya bir Türk recülü: «Ne vakit senin ailene bir ecnebî girdiyse, sırrını öğrendi, evini yıktı.» deyor.

Bunu Salçuklularda da görüyoruz; yani bu Türkler de bu ölümcül illete tutulmuşlardır. Konya bir aralık Rûm ve Firenk bozuntusu ricâlin kaynattıkları fesât ve rezâlet kazanı olmuştu. Bu yabancı unsurlar en esâslı gâye ve gayretleri olarak hâlis Türk devlet recüllerinin aleyhine her tezvîri, her entrikayı yapıryorlardı. Bu da devleti müthiş bir sûrette zayıflatıyordu.

Türklük hele bu illetin en vahîm buhrânlarından Türkiye İmparatorluğunun Osmanlı sülâlesi zamânında hasta ve perîşân olmuştur.

Bu hastalık parazitlerle olur. Siyâsî parazitler ecnebî unsurlardır

Hulâsa, ecnebî unsurlar târîhin bütün seyrinde dâimâ inkırâz unsurları olmuşlardır. Bu yalnız bizde değil, başka milletlerde de böyledir.

Bu misâller de ispât ediyor ki milletler için tutunacak en sağlam direk nasyonalizmdir.

İngiltere gibi İmparatorlukları göstererek ecnebî unsurların hizmetler gördüğünü söyleyib bizi cerh için suâl soracaklar olabilir. Bu mukadder suâle cevâbımız basît ve kolaydır. Vaziyet şöyledir: bu parazitler nerede büyük bir saltanat, kuvvet ve zenginlik varsa oraya hücûm ederler. Mevkiler, nimetler yakalarlar. O kuvvete hizmetler ederler. Çünkü o hizmetler neticeten kendi şahıslarınadır. O varlık kudretde devâm ettikçe de bunların hizmeti devâm eder. Netekim Osmanlı İmparatorluğunun satvetlerın evcine çıktığı satveti zamânında ecnebî unsurlar bize üşüşmüşler, hizmetlerde bulunmuşlar, nimetler kapmışlar ve İmparatorluk azametinde devâm ettikçe de hizmete devâm etmişlerdir. Fakat bu Türk kudreti zayıflayınca bu ecnebî unsurlar bizim düşmanlarımıza hizmet edip bizi perîşan etmeye koyulmuşlardır. Netekim herhangi büyük bir imparatorluğun azameti de bir gün düşerse ona da yapacakları budur.

Zâten cereyânıyla akıllara hayret veren şu harbî kıyâmetin büyük hâdiseleri de gösteriyor ki nasyonalizm karada ve okyanuslarda zaferden zafere koşuyor. Bunun parlak ve göğsümüzü kabartan bir misâli yirmi yıl evvel dost ve düşmanın gözlerini kamaştıran Anadolu Millî Savaşıdır ki nasyonalizm heyecân ve gayreti sâyesinde zaferle taçlanmıştır.

Bu târîhî dersler biz Türklere hem milliyete sarılmayı, hem ecnebî kandan olan unsurlara karşı şüpheli, uyanık bulanmayı emreder. Bin laf, yüz bin laf muhkem, maddeten sâbit bu hakîkatı bir habbecik kadar bile değiştirecek iktidârda değildir. Buna göz yummak, bunu bilmezliğe gelmek de fâyda vermez.

Bilen hâtırlamalı, bilmeyen de bilsin ki Türkçülük hayâl eseri veyâ bir iki şahsın menfaat düşüncesi değil reel, rahmi vakalar olan bir zarûret yavrusudur

* * *

Türk nasyonalizminin münhasıran «Türkçülük» kelimesi ile ifâdesi lâzımdır. Esef onlara ki Türkçülüğü milliyetçilik ile birleştiremezler. Bunları ayrı sayan bir zümre hâlâ içimizde yaşayabiliyor. Bunlar milliyetçiyim derler; fakat bir türlü Türkçüyüm deyemezler. Azlık da olsalar bir varlıktırlar. Bunlar işte milliyeti kültüre bağlayanlar yâni ırkça, kanca Türk olmayanlardır. Bu Türk câmiası içinde Türkçüyüm deyemeyenler ne bedbahtlardır. Bunlar ve âlem bilsin ki Türk milliyetçiliği düstûr hâlinde şudur: Milliyet = Türkçülük’tür.

* * *

Türk nasyonalizmi hem Türkiye içi, hem Türkiye dışı Türklerinde başlamıştır. İki başlangıç da hemen hemen aynı zamâna tesâdüf eder.

İlk Türkçüleri Hun (Hiynug-Nu)larda, Göktürklerde aramalıyız. Son asırda Alman, Fıransız ve Rus âlimleri Türklerin gerek askerî, gerek ilmî eşsiz sicillerini, şânlı ve mukaddes mâzîsini meydâna çıkarmak sûretiyle Türklüğe büyük hizmetler etmişlerdir. Târîhi olmayan milletler hiç bir şey olamazlar. Bizde olduğu gibi târîhleridir ki milletleri yaşatır. İşte o azametli Türk târîhi mevcût Türk neslinin dimâğlarındaki idrâk vicdânı merkezine Türk’ün büyüklüğünü, şerefini, bu büyüklüğün iftihârını, yaşamak hakkını duyurmuş, içine rûh ve maneviyet iksiri şırınga etmiş, muvaffakiyet ve yükselmenin en mühim âmillerinden olan benliği vermiş, Türk saâdetine doğru şehrâhlar açmıştır. Bu sâyede Türklük bir aşk, bir cezbe hâline gelmiş, genç rûhları gözleri ânî olarak yakalayan şimşek parıltısı gibi yakalamış, fakat devâmlı bir sûrette parlatmıştır.

* * *

Türkçülükte bir takım sınıflar husûle gelmiştir. Bunda bazı sebeplerle berâber Türk irredentası da âmil olmuştur. Bu ulu ve izgi (mukaddes) davanın sınıfları şunlardır:

Pan-Tûrânizm, Neo-Tûrânizm (Yeni Tûrâncılık), Tûrânizm (Tûrâncılık), Pan-Türkizm, Türkizm (Türkcülük). Bunlar pratik bir kıymeti hâiz değildir.

Bugün Türkiye’de fikren 3 esâslı Türk milliyetçiliği vardır:
1- Tûrâncılık.
2- Türkçülük.
3- Anadoluculuk.

Birinci ıstılâh: «Tûrâncılık» Türk, Fin, Macar gibi bütün Tûrân nesillerini çerçevesi içine alır. Fakat şunu da unutmamalı ki asıl «Tûrân» adı menşeinde Türk’e anavatan olan Orta Asya Türk yurdunundur. Bu ıstılâh bugün bu mânâsını kaybetmiş gibi olup Türkçülük ile müterâdif bir hâle gelir gibi bir evolüsyondadır. İkinci ıstılâh: «Türkçülük» bütün Türkleri kadrosu içine alır. Türk yurtlarının hudûdu asırlar boyunca büyük değişmelere uğramıştır. Bir zamânlar Japon Denizi’nden Adriyatik Denizi’ne, Fas’a, Sudan’a, Bağdat’a, Basra’ya, İran’a, Hint’e kadar varmıştır. Arthur Lumley’in de dediği gibi -hattâ bundan bir buçuk asır evvel- Cezâyir’den kalkan biri her yerde Türkçe konuşarak Çin’e giderdi. Üçüncüsü «Anadoluculuk»: pek infirâtçı olup Anadolu Türklerinden başka Türk’ü kabûl etmez, sâde Anadolu Türklerine münhasırdır. Anadolu Türk’üne üstünlük vermek elbette lâzımdır; haktır, zarûrettir. O geçmişi ve bütün hâl ve şânı ile Türklüğe rehber ve müdür mevkiğindedir. Fakat Anadoluculuk şüphesiz ki pek zayıf bir fikir varlığıdır. Hayat nüsgü verecek, getirecek membalara, şiryânlara kâfî derecede mâlik değildir. Onun kaderi hattâ siyâsî, hukûkî, kânûnî rüşeym olmadan daha fikir rahminde iken kadük olmaktır.

En dinç, diri bir durmuş igesi (hayâtdâr) fikir varsa ırkçı Türkçülüktür. Târîh, sosyoloji, ekonomi, politika hep bunu telkîn etmektedir.

(Tanrıdağ, Beşinçay 1942, s.1, syf.4-6)
– Prof. Dr. Rızâ Nûr –

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

15 mins