• Prof. Dr. Rızâ Nûr
  • Devletimizin Mâhiyeti ve Millî Adı

    Devletimizin Mâhiyeti ve Millî Adı

    Târîhler eskiden beri bir ağız olarak bir Selçukî Devleti’nden bahsederler. Bu hâl günümüze kadar devâm edegelmiştir. Bir Selçukî Devleti tasavvur etmeleri târîhçilerin büyük bir gafletidir. İlmî bir hatâdır. Bu gaflet ve hatâ yetmiyormuş gibi sonrada bir Osmânlı Devleti’nden bahsedilmiştir. Şarkta, garpta bütün zihinler bu telkînler altında kalmıştır. Bu zihniyetle terbiye görmüş, yaşamış târîhçilerin ve o târîhlerin terbiye ettikleri dimâğların başka türlü düşünmek imkânı olamayacağı tabîîdir. Ben de bu telkîn altında idim.

    Mısır’da Türk Târîhi ile meşgûl olur iken ismini bugün hâtırlayamadığım, not aldığım hâlde bugün notlarını evrâkım arasında da bulamadığım eserde Selçukîlerin son pâdişâhının zürriyeti olmadığından Osmân Gâzî’nin kendi yerine geçirilmesini vasiyet ettiğini, vasiyeti üzerine vefâtında Kara Osmân’ın Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eliyle kendisine tâç giydirilerek [1] tahta geçirildiğini okuduğum zamân derhâl hâtırıma «Osmân’ın çıkarıldığı tahtın Salçuk tahtı, pâdişâhlığın bir sülâleden diğer bir sülâleye hemde ihtilâl ve cebir ile değil meşrû sûrette geçmiş olduğu» geldi. Bu fikir dimâğımda bir nûr doğar gibi doğdu. Yakaladığım bu mühim nokta üzerinde günlerce imâl-i fikir ettim. Bunun başka delîl ve sebepler ile de böyle ve doğru olduğuna kanâat hâsıl ettim. Bu ilk ışık müfekkiremi iyice aydınlattı. Pâdişâhlığın bir hânedândan diğerine geçmesi beni devletin aynı devlet olduğu netice ve karârına vardırdı. Bu hâlde şimdiye kadar zannolunduğu gibi bir Salçukî Devleti, bir de Osmânlı Devleti olmadığı, bu tabîr ve mevcûdiyetlerin pek yanlış olduğu bence meydâna çıktı. Demek şimdiye kadar târîhçiler yanlış olarak bu devleti iki devlete ayırmışlar, her iki hânedânı ayrı ayrı birer devlet farz etmişlerdir.

    Bektaşî ananelerinde de Salçukluların son pâdişâhı Alâeddîn’in oğlu olmadığı, bu zâtın Mevlânâ Celâlleddîn’i kendisine ata yaptığı, zürriyetsizlikten kederli olup bir büyük meclis toplayarak devletin âtîsinin müzâkere edildiği rivâyet olunmakta ve bu rivâyetler arasında Hâcı Bektaş-ı Velî ile, Osmân’ın kaynatası Şeyh Edebâlî’nin de adı geçmektedir.

    Yine düşündüm, baktım ki ayrı ayrı iki devlet farz edilmiş olan bu devlette toprak bir ve aynı, millet bir ve aynıdır. Bir devlet ilmî bir sûretde tarîf edildiği vakit onda bir milletle bir de toprak olması lâzımdır. Eğer bu toprak ve millet aynı olursa o devlet tabîatıyla bir devlettir. Yukarıki malûmât doğru olmasa dahi bu millet ve toprak meselesinin birliği devletin birliği hakkında kâfî değildir.

    Toprak bir dedik. Vâkıâ Salçuk hânedânı zamânında devlet şarkta başlamış, devletin «merkez sıkleti» şarkta, Orta Asya ve bilhâssa İrân ve mezopotamya olmuş idi. Sonra devlet garba doğru büyümüş, Salçuk hânedânının son mühim bir devresinde merkez sıklet Anadolu’ya geçmiştir. Osmânlı sülâlesi zamânında ise devlet Anadolu’da, yanî Salçuklar sülâlesinin son merkez sıkleti olan yerde başlamış, devlet garba doğru büyüyüp, merkez sıkleti Rûmeli’ye geçmiştir. Bu sülâlenin son devresinde devlet Rûmeli’den el çeke çeke nihâyet devletin merkez sıkleti yine Anadolu’ya ricat etmiştir. Bu bir hâdisedir. Bu gibi hudût temevvüçleri her devlette olduğu gibi bu devlette de olmuştur ve nihâyet bu temevvüçler muvâzene ve sükûneti bulduğu gibi bu devlette de bulmuştur.

    Şu târîhî hâdise bize bu iki sülâle adı altında azimetli bir siyâsî varlık hâlinde yegâne bir devletin mevcûdiyeti ve bu devletin gövde ve kökenin Anadolu olup ilk devrede sağında bir istitâlesi olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Yine bu hâdise bir sağ kanat yâhût daha ilmî bir tabîrle sağda bir «pzödopod» hâlinde olan bu istitâleyi sonra kaybettiğini, bundan sonra solda bir pzödopod yapıp biraz sonra onu da yitirdiğini, nihâyet asıl gövdesiyle, köküyle kaldığını öğretmektedir.

    Yine görülüyor ki bu devlet cenâhlarında istikrâr yapamamıştır. Sağda kurulmuş, kurulduğu yerde tutunamayarak Anadolu’da durabilip kalmış; nihâyet sola taşmış, orada da tutunamayıp yine Anadolu’ya kaçmış, orada arslan gibi yerinde durmuş, hattâ yalnız bu kadarla kalmamış, Anadolu’da tâze cihât ve bütün zendegîsini bulmuştur. Neden burada tutunamamıştır? – Bunu toprak birliğinin ispâtı bahsinde göstereceğim. Demek bu devletin temeli, tabîî yeri Anadolu’dur. Ona hayât-ı nısgî veren toprak Anadolu toprağıdır. Bu tabîî hâdise mühim bir ibret ve derstir ki birçok hâdiseleri ve istikbâli izâha yarar. İşte şu Anadolu ile toprak Salçuklu ve Osmânlı’da da birdir.

    Millet bir dedik. Daha Salçuklular devletlerini kurmadan evvel Türkler Abbâslı Halîfeler zamânında uruk uruk mezopotamya, Irâk-ı Şark ve şarkî cenûbî Anadolu’ya, Atina’ya gelmişler verilmişlerdir. Abbâslıların vâlî ve kumandanlarının çoğu Türk idi. Bu memûrlar ile – maiyet ve asker olarak – Türkler buralara geliyorlardı. Yanî 12 asır evvel buralarda Türk hicret ve yerleşmesi başlamıştı. Salçuklular teşkîl edip buralara doğru geldikleri vakit ise Türkler coşkun bir ırmak, hattâ bir tûfân seli gibi gelip Mezopotamya, Irâk, Sûriye ve Anadolu’ya yerleşmişler, bu evvelkilerin asıl yerli âhâlisi olmuşlar, buralara Türk sîmâsını vermişlerdir. Yanî dokuz asırdan beri bu yerler âdetâ kâmilen Türk’tür. Osmânlı sülâlesi zamânında yeni bir millet gelmemiştir. Bunların zamânında Türk hicreti de hafîflemiş (atténué) bir şekilde olmuştur ki ihmâl edilebilir. Edilmese de gelenler yine Türk’türler ve evvelkiler gibi aynı Oğuzlar, yanî Türkmenlerdirler. Bir kâide gibi dememize imkân vardır ki Anadolu’ya gelen Türkler Salçuklu hânedânı zamânında gelen Türklerdir. Osmânlı sülâlesiyle berâber muhâceret olmamıştır. Hattâ Osmânlı sülâlesi uruğunun da en büyük kısmı Salçuk hânedânı zamânında bu yerlere gelmiştir. Bu uruğun son zamânda gelen ve Osmânlı sülâlesini içinden çıkaran kısmı ise küçük bir kısım olup dört yüz çadır halkından ibârettir. «Bir aşiretten bir cihângir devlet çıkardık!» sözü Nâmık Kemâl’in şâirâne sözüdür. Tefsîr yanlış yapılıyor. O, bir hânedânı kasttetmiş olsa gerektir. Yâhût da bu, bir şâir hurâfesidir. Yoksa âhâli Türk olmasa dört yüz değil, dört bin hattâ daha fazlası da devlet kuramazlardı. Demek herhangi bir noktadan mütâlaa etsek bu devleti teşkîl eden millet aynı bir millettir.

    Burada şunu da söylemeden geçmemek lâzımdır. Türklerin Mezopotamya, Irâk ve Anadolu’ya gelmeleri 9 veyâ 12 asır evvelinden de değildir. Mîlâttan 4.000 yıl evvelinden beri yanî târîhin zaptedebildiği zamândan beri bu yerlerin ve Kafkasya’nın âhâlisinin Tûrânlılar olduğu «Dö Morgan» gibi târîh ve âsâr-ı atîka ilmi âleminde en ehliyetdâr sayılan zâtlar söylemektedirler. Hakîkaten buralarda Urartu, Elâm, Sümer, Tubal Hitit, Kumak gibi Tûrânlı milletlerin ve devletlerinin vücûdunu biliyoruz. Salçuklulara gelinceye kadar bu Türkler defâlarca İrân, Asûrî, Mısır Firavunları, sâhillerinde Yunanlılar, Makedonyalı Büyük İskender, Romalılar ve Bizanslılar gibi millet ve devletlerin istîlâları altına düşmüşler, dil, dîn ve harsça birçok istihâlelere uğramışlardır. Salçuklular geldikleri vakit bunları Hıristiyân ve Bizans harsı mahkûmu bulmuşlardı. Herhâlde târîhte bazı izler hâlinde görüyoruz ki Bizans ordularında Türkleri buluyoruz. Bunların bir kısmı Peçenekler, Hazarlar gibi dışarıdan ise de bir kısmı da Bizans hükmü altındaki Türklerdendir. Bizans’ın Bulgarlara karşı Anadolu’da bir Türk uruğunu Rûmeli’ne geçirip yerleştirmesi de bu hakîkati tenvîr eder. Bu sebeplerden dolayı olacaktır ki Anadolu’da Türklük Salçukluların başlangıcıyla büyük bir kolaylıkla umûmileşivermiştir. Salçuklular ile yeni ve pek esâslı bir Türk hicreti olmuş, Anadolu baştan başa ve çarçabuk, «René Grousset»nin (Asya Târîhi, 1922, Paris) kullandığı tabîr gibi yeni bir Türkistân, yeni bir Tûrân olmuştur. Zâten Bizans bir ırk ifâde etmez. Irk ve milliyet cihetiyle Babil Kulesi hâlinde bir devlettir. Bu da bu hareketi kolaylaştıran âmellerden olmuş olsa gerektir. Kolayca ve çarçabuk Türkleşmenin iki sebebi daha vardır; Bizans’ın idâresizliğinden, zulümlerinden âhâlî öteye beriye hicret etmişlerdi. Diğer bir sebep de Salçukluların istîlâsı zamânında Bizanslıların büyük kitleler ile kaçışmalarıdır. Bu sebeplerle Anadolu âhâliye muhtâçtır. Bu da bu yerleşmeyi kolaylaştırmıştır. Diğer bir mühim sebep var ki o da muhîte, iklîme âid şartlardır. Anadolu malûm olduğu üzere şimâlinde Pont, cenûbunda Toros dağlarıyla ve garbındaki diğer bazı dağlar ile ortada bir yayla teşkîl eder. Bu sûretle kıyılardan ve yayladan ibâret olarak iki kısma ayrılır. Bu iki kısmın iklîmi, havâsı, hayvânât ve nebâtâtı, zirâati, hâsılı hayât şartlarınca büyük farkları vardır. Ortadaki yayla Türk’ün Orta Asya’daki yaylasına ve hayât şartlarına uygun gelmiştir. Bu uygunluk onun hattâ Orta Asya’daki gibi koyun sürüleriyle hattâ Tibet’ten beri getirdikleri Tiftik keçileriyle berâber yerleşmesinde mühim âmil olmuştur. Hakîkaten bu yayla Anadolu’nun kıyılarından çok evvel ve tamâmıyla Türkleşmiştir.

    Burada istitrâden söylerim ki Türkiye’ye asırlardan beri Anadolu’nun gövde olması, Türkiye’nin sağını solunu kaybedip nihâyet Anadolu’da kalması yine bu muhîtî âmiller ile izâh olunabilir.

    Hâsılı bu yerlerin asıl âhâlisi bir takım yabancı istîlâlarla Türklükten çalınmış iken Salçuklular ile yine Türklük cihânına sokulmuşlardır. Yanî asıllarına ricat etmişlerdir…

    Demek toprak bir, millet de bir, o hâlde devlet de birdir. Yanî bir devlet vardır ki bunda iki saltanat sülâlesi gelip geçmiştir.

    Hâsılı pek eskiden beri Türklerle meskûn olan bu toprakta Salçuklu Türklerin teşkîl ettikleri ve onlardan Osmânlı Türklerine geçen bir devlet vardır. Osmânlı sülâlesi zamânında bunun «Devlet-i Aliyye-yi Osmâniye», «Osmânlı Devleti» diye ayrı bir devlet olduğunda inât edilmiştir.

    Bu inâdın birkaç sebebi vardır. Birincisi Türklerde kurulan devletlere, hattâ uruklara onların pâdişâhlarının, başlarının veyâ onların âilelerinin adlarının ad olarak verilmesinin âdet olmasıdır. Hemen bütün Türk devletleri bu sûretle ad almıştır. Salçuklular, Osmânlılar da böyledir. İkincisi Salçuk hânedânı sönüp yerine Osmân hânedânı geçtiği vakit devlet tavâif-i mülûk hâlinde bir taksîme uğramıştı. Bunların her biri Salçukluların vârisi olmak davâsında idi. Bu davâyı kırmak için Osmânlılar yeni bir devlet yanî Osmânlı Devleti teşkîl ettiklerini ileri sürüyorlardı. Buna bir de bir hânedânın yeniden bir devlet kurmak şerefini hâiz olmak, Salçuk hânedânını çekememek hevesi de tabîatıyla inzimâm ediyordu. Bu sebeple her şeyi, her şeyin adını değiştiriyorlardı.

    Halbuki târîhin bize gösterdiği gibi Fırânsa’da, Almanya’da, Rusya’da ihtilâller ve saîr sûretlerle bir saltanat hânedânı sönmüş yerine yeni bir sülâle geçmiştir. Bu hâl devletler hayâtında bütün dünyâda tabîî bir şeydir. Târîh her sahîfesinde bunu gösterir. Meselâ Fırânsa’da Borbon, Orlean hânedânları değişiyor, fakat devlet değişmiyor, Fırânsa dâimâ kalıyordu ve bu devletin adı dâimâ Fırânsa idi. Bizde de bu, tamâmıyla böyle olmuştur. Türkiye Devleti’nde ilk sülâle olan Salçukluların son pâdişâhı Sultân Alâaddîn’in vefâtıyla saltanat Osmân Gâzî’ye geçmiştir. Hem de bu intikâl başka yerlerde olduğu gibi bir ihtilâl neticesi değil, meşrû sûrette olmuştur. Çünkü Sultân Alâaddîn vefâtından evvel saltanatın Osmân Gâzî’ye geçmesini vasiyet etmiştir. Devletin ricâli de bunu münâsip görmüşlerdir. Bu vasiyet tutulmuş, bütün ricâl toplanmış, Mevlânâ Celâlleddîn Rûmî’nin huzûruyla Osmân Gâzî’ye Konya’da tâç giydirilmiştir. Hem de daha mühimi bu işin Oğuz töresine tabîatla yapılmış olmasıdır. Birinci Alâaddîn Keykubâd bahsinde göreceğimiz Oğuz töresini tasvîr eden şiirde şöyle bir mısrâ vardır. «Dedi Kayı çünki sonra hân ola» Salçukluların zamânında Kayılar 24 boyun en muteberi olup pâdişâhın sağında otururlardı.

    Şimdi bu mütâlaât bize kavî sûrette ispât eder ki bu devlet bir devlettir. Altı asırlık değil takrîben 900 yıllık bir devlettir.

    Mütârekenin ilk aylarında yanî beş yıl kadar evvel Akşâm Gazetesi’nde Yunanlıların ve Ermenilerin güyâ târîhi delîller ile – ki hepsi sâhte ve târîhi tahrîftir – yurdumuza tesâhub iddiâlarına karşı bu devletin Osmânlı Devleti olmayıp Türkiye olduğunu, 600 yıllık bir devlet olmayıp 900 yıllık bir siyâsi mevcûdiyet bulunduğunu delîlleriyle mütâlağa eder bir makâle neşretmiş idim. Aynı zamânda o vakit İstanbul’da açılıp az ömrü olmuş olan «Meclis-i Mebûsân» kürsüsünde de bunları söylemiş idim. Salçuk ve Osmânlı Devletleri adında iki devlet mevcût olmayıp bunların bir devlet olduğu ve bu devlette Salçuklu ve Osmânlı adında iki saltanat hânedânı bulunduğu hakkındaki iddiâm o vakte kadar hîç yazılmamış ve işitilmemiş idi. Târîh ile meşgûl bazı zâtlar bile o vakit şifâhî sûrette bu fikrime itirâz ettiler; fakat itirâzlarını zayıf görmüştüm. Davâm lehindeki delîllerin ise kuvveti âşikârdı. Zannımca bugün buna ilmî sûrette itirâz edilemez. Eğer itirâz edilirse bugünkü cumhûriyetin de ayrı bir devlet olduğunu kabûl etmek icâp edecektir. Böyle bir davâya ise bugün herkes güler. Beş yıldan beri bu fikrin yer kazandığı, artık efkâr-ı umûmiyeye yabancı ve gayr-i tabîî gelmemekte olduğu görülmektedir.

    * * *

    Devletin birliğini ispâttan sonra adını koymak ihtiyâcı vardır. Acabâ bu devletin adı nedir? Eskisi gibi Devlet-i Selçukiye, Devlet-i Osmâniyye denemez. Bunlar birer sülâle adıdır. Osmânlı sülâlesi zamânında Anadolu’daki Türkler eski Türk âdeti, mûcibince – Osmânlı, Osmânlı Türk’ü adını almışlardı. Ve bu tabîr doğrudur. Ancak bugün bu sülâle de bittiğinden yine eski Türk âdeti mûcibince Osmânlı Türk’ü adı da bitmiştir. Bugün bu ad ne olabilir?

    Evvelâ – millete nisbetle Türk Devleti denmesi hâtıra gelir; fakat bu ad muvâfık olamaz. Çünkü Türk devleti denince dünyâda bütün Türklerin devleti anlaşılabilir. Kezâ târîhte mevcût bütün Türk devletleriyle karıştırılabilir. Türk milleti bir İngiliz, bir Fırânsız, bir Rus, bir Alman milleti gibi değildir ki onlar gibi târîhinde ve bugün ancak bir devlet olsun. Her milletin yalnız bir devleti olur. Târîhe göre bu âdetâ bir kâide ve kânûndur. Bunun yalnız bir istisnâsı vardır. O da Türk’tür. Türk öyle şânlı bir millettir ki, küçüklerini sayma, 50 kadar devlet teşkîl etmiştir. Bu kudret, bu teşkîl, tesîs ve yapılma kâbiliyeti hîç bir millete nasîp olmamıştır. Türk Devleti tabîri târîhe mâl olmuş ve bugün mevcût bütün Türk devletlerinin umûmî adıdır. Bu sûretle kalmalıdır. Demek bu devlete bu ad olamaz yâhût büyük bir siyâsî menfaat ve alâka ile bu devlete Türk devleti denir. Diğer mevcût Türkler nazariyeten kendisine tâbi addedilir. Siyâsî ceryâna böyle bir mâhiyet verilerek fiile inkılâbı gözetilir. Bu da bir fikir, hem mühim bir tarz olabilir. Fakat bugünün doğru siyâseti olmasa gerek. Her ne olursa olsun Avrupa bize bu adı vermektedir.

    Devlete Oğuz Devleti yâhût Türkmen Devleti denmek de akla gelir. Filhakîka Türkmenler yalnız Anadolu’da değildir. Kuzgun Denizi’nin şarkında, cenûbunda, garbında, İrân’da da yerli olarak mevcûtturlar. Salçuklu hânedânı zamânında devletin toprağı bu yerleri de ihtivâ ediyordu. Bu nokta-yı nazardan da bu ad doğru olabilir. Ancak bugünkü siyâsî, şarkımızdaki Türkmenlerle harsî vaziyete göre, devletin gövdesinin Anadolu olması itibârıyla da bu adlar dahi sakattır. Oğuz, Türkmen adları büyük mikyâsta bir rejyonalizmde ifâde edeceğinden Türklük âleminde bir tefrika sebebi de olabilir.

    Anadolu’ya Arap ve Acem, Romalılara nispetle, «İklîm-i Rûm» veyâ sâdece «Rûm» diyorlardı. Anadolu Salçuklu pâdişâhlarına da bu adı izâfe ederek «Selâtîn-i Rûm» demişlerdir. Acabâ bu devlete «Devlet-i Rûm», yeni tarzımızla «Rûm Devleti» diyebilir miyiz? Böyle bir ad da hâtıra gelebilir. Malûmdur ki Rûm Yunanlı demek değildir. Bizanslı mânâsınadır. Bu sebeple bu ad onları da bu kadar veyâ alacak bir tabîr olabilirdi. Fakat bu tabîr siyâsî menfaatten ziyâde zararlı olurdu. Rûm tabîri Türk için son bir asırlık, bilhâssa son beş-on yıllık vukûâttan sonra ısınılamaz. Bir ırk adı olduğu gibi Rûmlar da kendilerini, yanlış fakat fiilen, Yunanlı sayıyorlar. Bu sebepler bu tabîrin kabûlünde hîç bir mantık bırakmamıştır. Bununla berâber Lozan Konferansı’nın âhâli mübâdelesi mukâvelesinden sonra buna lüzûm da kalmamıştır. Kabûlü bilakis zarardır. Millet ifâde etmeyen ve Türklüğümüze darbe olacak olan «Devlet-i Rûm» adı unutturulacak ve bizim için yabancı, gayr-ı tabîî ve bize âid olmayan bir addır.

    Toprağa nispetle «Anadolu Devleti» adının verilmesi de vardır. Fakat Anadolu’da nice devletler gelmiş, geçmiştir. Bu hangisi olacaktır. Ve nasıl ayırt edeceğiz. Kezâ Rûmeli bu tabîre dâhil değildir. O vakit Rûmeli müstemleke şeklinde mi telakkî edilecek halbûki orası Türkle meskûndur. Türk ile meskûn bir yer müstemleke değil, ana vatandan olur. Demek ki bu da verilemeyecek bir addır. Bunu «Anadolu Türkî Devleti» şekline sokmak da bir fikirdir. Fakat bu da efrâdını câmi, ağyârını mâni bir ad değildir. Bir de ondan uzun ve garîptir. Böyle uzun devlet adı da dünyâda yoktur.

    Artık başka bir ad hâtıra gelmiyor. Yalnız bir tâne vardır. O da en münâsibidir. Yanî Türkiye, bu devletin adı o vakitki makâlemde ve Meclis-i Mebûsân kürsüsünde söylediğim gibi «Türkiye»dir. Zâten biz Osmânlıyız, devlet «Devlet-i Aliyye-yi Osmâniye»dir diye temerrüt edip durur iken Avrupa bütün âlem asırlardan beri bir düzüye bize «Türkiye!» diye haykırıp duruyordu. Yanî eskiden beri adımız vardı. Ve cihânca marûf idi. Bu ad yeni değil eski ve tabîî bir adımızdır. Hem de bu ad bütün Avrupa’daki devlet adları gibidir. Aynı kâideye tâbidir. Almanya, Alman; Fırânsa, Fırânsız; Rusya, Rus; ilh… Modelinde Türkiye Türk’tür. Biz bir yere ad koymak için Acemceden «sitân», Avrupa’dan «ye, kalında ya» edâtlarını almışızdır. Kendimizi, her ne ad koysak, Türklükten çıkaramayız. Çıkarmak akıl kârı da değildir. Siyâsî vahîm bir zarar, öldürücü bir darbedir de. Bu ad devlet adlarının bir terkîp ile ifâde edilemeyip mutlakâ bir kelime ile ifâde olunması lüzûmuna muvâfıktır. Yine bu ad efrâdını cami, âğyârını mânidir.

    Yurdunun adı Türkistân’dır. Bir kısmının adı Azarbaycan’dır. ilh… devletlerine de Türkistân Devleti, Azarbaycan Devleti ilh… denir. Türkiye adı da Anadolu ve Rûmeli’ye hâs olur Türkiye adında târîhte başka bir Türk Devleti de yoktur. İltibâs da olamaz. Bu hâlde demek en münâsip ad Türkiye’dir. Bunu İstanbul Meclis-i Mebûsân’ında söylemiştim. Nitekim Ankara’da Millî Hâkimiyet devresi başladığı vakit Heyet-i Vekile ve Millet Meclisi tarafından devlete hakîkî adı olan ve dünyâca da tanınmış bulunan «Türkiye» adı resmen verilmiştir. Yanî bu mesele bu sûretle halledilmiştir.

    Bu hâlde bizler büyük Türk âilesi içinde «Türkiye Türkleri»yiz. Devletimizin adı Türkiye’dir. «Türk târîhi» içinde sırf kendimize mahsûs târîhin adı «Türkiye târîhi»dir. Yanî Türkiye târîhi Türk târîhinin bir cüzüdür. Bundan böyle biz Anadolu ve Rûmeli Türklerine Osmânlı Türk’ü değil «Türkiye Türk’ü» ve bu devlete Osmânlı değil Türkiye denilecektir.

    (Türk Yurdu, Onbirinçay 1924, s.2, syf.85-94)
    – Prof. Dr. Rızâ Nûr –


    [1] Mevlânâ Celâleddîn’in vefâtı târîhi bu istiklâl târîhinden çok evvel olduğundan bu merâsimi idâre eden çelebi başka bir zât olmak lâzımdır. Ve yâhût bu haber doğru değildir.

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    22 mins