Türkçede Ecnebî Kelimeler

Herkesin bildiği bir şeydir ki her dil başka dillerden kelime almıştır ve alır. Bunun istisnâsı yoktur. Nitekim her ilim ve teknik yabancı milletler ilim ve tekniğinden, her milletin edebiyâtı başka edebiyâttan ve her güzel sanat başka güzel sanatlardan bol bol iktibâslar yapmıştır. Bu hâl alan millet için zül değil, aksine bir tekemmül delîlidir. Diller, sanatlar, her şey böyle zenginleşir; tekemmül merhalesine böyle erişir. İngilizcede 250.000 kelime varmış. Bu dilde ecnebî kelimeler karınca gibi kaynar. Ordu dilinden hâkî gibi kelime, Sudan zencileri dilinden bile kelime almıştır. İngilizce dünyânın en zengin dili iken bu hâli ona asla kusûr olmamıştır. Bir dilde ne kadar çok kelime ve ıstılâh varsa o dil o kadar zengin ve mükemmeldir. Ancak bunda bir esâslı şart vardır. Ve bu şart düzme değil, tabîîdir. Bu da alınan kelimeyi alan dilin dehâsına uydurmaktır. Avrupa dillerinin hemen hepsinde bir sürü müşterek kelimeler vardır. Meselâ nasyonalizm, operasyon garbin hemen her milletinde vardır. Fakat hepsi de bu kelimeleri kendi dillerinin mizâcına göre telâffuz ederler. Bu mühimme, bilhâssa, Türkçede en katî bir şarttır. Çünkü başka dillerde olmayan ve Türkçeye mahsûs olan armoni vokalik (ahenk konunu) bu şartı şiddetle emreder. Ne aksi hâdisedir ki böyle olduğu hâlde Türkçeye alınan kelimelerde bu husûsa asla dikkat edilmemiştir. Aynı zamânda şurasını da sevinç ve şükrânla tebârüz ettiririz: Anadolu halkı sevki tabîî ile bu kelimelerin bünye ve telâffuzlarının Türkçeye uydurulması fiilini dâimâ yapmış ve hâlâ da yapmaktadır. Meselâ mirâs‘ı çok köyler meres yapıp işin içinden çıkmışlardır. İşte tamâmıyla temessül etmiş bir kelime. Neye yarar!… Münevverlerimiz bu tadîli kabûl etmemekte, aldıkları ecnebî kelimeleri asıllarındaki telâffuz üzere dile geçirmekte ısrâr etmektedirler.

Bu böyle olmakla berâber ecnebî kelimelerin yerlerine Türkçe koymak bir millî idealdir. Ve pek ârzû olunur. Mefkûre demiyorum. Çünkü hem Arapçada böyle kelime yoktur, hem de uydurma ve üstüne Türk inşa malzemesi yerine Arap malzemesiyle uydurulmuştur ve armoni vokaliğe de uymaz. Fakat bu Türkçe koymalarda da ifrâta gitmek hatâ olur. Bir kısımda, hele inkişâf hâlindeki dimâğlarda, öyle Bir zihniyet hâsıl olmuş ki bunlar ıstılâh veyâ sâir her ecnebî kelimeyi atmak, yerine ya Türkçe diye bir kelime uydurmak yâhût o kelimeyi bir veyâ birkaç cümle ile ifâde etmek davasındalar. Bu gayet vahîm bir zihniyettir. Kelime uydurmaya hiç kimsenin salâhiyeti yoktur. İnsân evinde bile hizmetçisinin adını kaldırmak ve yerine bir ad uydurup koymak salâhiyetini hâiz değildir. Korsa da tutmaz, sonunda boşa gider. Bir veyâ birkaç şahsın hele ekseriyâ kıymetsizce uydurdukları bir kelimeyi 18 milyon bir halka kabûl ettirmek istemesi tahakküm ve cüretten başka bir şey olamaz. Bir dil bir iki kişinin oyuncağı ve keyfinin âleti olacak bir nesne olmaktan uzaktır. Meselâ zaviye‘ye nasıl açı denir?! Açı birbirini kateden iki hattın içine denseydi belki olurdu; fakat bu çizgilerin birleştiği dirsek kısmı yani dış tarafı da zaviyedir. O hâlde açı’nın mânâsı boşa gitti. Şuna köşe deseler daha iyi idi ya… Fakat zaviyeyi muhâfaza etmek dilin servetidir. Ancak armoni vokaliğe uydurmak şartıyla Hem açı Türkçe mevcût bir kâide veyâ edâtla mı vücûda getirilmiştir?!…

Bu boştur. Dillerin kendi kânûnları vardır. Onlarda sâde bu kânûnların hükümleri yürür. Dillere kelimeler girer ve dillerde kelimeler ölür. Bir dil tıpkı cânlı bir uzviyete benzer. Meselâ bir insânın bedeninde nasıl bir takım hücreler ölür ve yenileri doğarsa dilde de kimi kelime zamânla ölüp gider, kimi de yeniden gelir. Ancak cebirle ve şahsî keyifle değil, kendi kendine ölür ve olur.

Bu böyle olmaz. Halk dilinde yaşayıp duran sayısız, cânlı ifâdelere mâlik ve yazı dilimizde olmayan kelimeler varken bunların hâlâ yazı diline geçirilmesinde ihmâl edilmektedir. Maârif Vekili iken ben bunlardan epeyce toplatmıştım. Bunlarda çok kıymetli kelimeler gördüm. Ben her şeyin istiklâl için olduğu günde yâni millî savaş zamânında yaptım. Cumhûriyet devrinde daha esâslı bir sûrette toplanmış. Fakat hâlâ neşrolunmamış. Bunları her şeye tercihen ve aynen neşretmek lâzımdır. Ve yine Salçuklulardan beri Türkiye, Çağatay, Azerbaycan, Uygur, İran Türkleri ve emsâli Türk Türkçelerinde târîhî, ilmî, edebî, dînî, ilh… bir sürü ve çoğu hâlâ el yazması hâlinde duran kitâplar vardır. Bu eserlerde bugünkü eksikliklerimizi tamâmlamaya muktedir binlerce ve pek güzel kelimeler vardır. Kezâ bizde ve başka yerlerde yazılmış bir çok Türkçe Kâmûs vardır. Güzel Türkçe lügatları hâvîdirler. Bunlar bırakılıyor da kelime uyduruluyor. Vâkıâ bazı edâtlarla kelime yapmak lâzımsa da en sonraki iş, hem de al, el, sal, ay gibi Türkçe olmayan uydurma eklerle eklenerek kelime yapmak büyük günâhlardandır, yazıktır. Bu imâr değil, bir vandalizmdir. Bu âdetâ hâzır elbise (konfeksiyon) pazara sürer gibidir. Konfeksiyon elbise olur ve seri hâlinde dikilir amma seri hâlinde kelime imâl edilemez. Böyle Zamenhof gibi yeni bir Esperanto yapılsın daha iyi!…

İkinci şık daha acıklıdır. Hayret ediyorum, nasıl bilmiyorlar! Istılâhsız bir dil iptidâîlikten ibârettir. Bazan meselâ ilmî ıstılâh olan bir kelime uzun şerhlere muhtâçtır. Kâmûslarda bir çok sahifelerle ifâde ve izâh edilebilir. İlmî, edebî bir yazıda tek kelime yerine böyle şerhimsi uzun sahifeler tahsîs edilemez. Böyle bir gayret Türkçeyi Çad Gölü kıyılarındaki zencilerin dili hâline koymaya gayretten başka bir şey değildir. Bu terakkî değil, tedennîdir. Türkçeyi böyle müthiş bir felâketten korumak millî vazifelerimizdendir. On beş yıl kadar evvel Medenî Kânûnu Arapça konmasın diye ıstılâhsız olarak tercümeye gayret ettiler. Bununla büyük hatâ ve günâh işlediler. Bilhâssa hukûk ilmi ıstılâhsız olabilir mi? Ben yazı yazarken Arapça veyâ Fıransızca ne olursa olsun ecnebî kelime yazmamak gayretiyle işe koyulduğum vakit kalemimin gemi kısılmış, ayağı kösteklenmiş bir ata döndüğünü acı acı hissederim. Elim istediğim gibi yürüyemiyor. Büyük atalarımız, herhâlde bizden çok yüksek olan o insânlar kaleme «Itlâkı inan» diye bir tabîr kullanırlardı. Kalemin dizginine hürriyet vermek ne demektir? İşte ben şimdi bu sebeple tam idrâk hâlinde duyuyorum. Evvelden sâde kuru mânâsını anlamışmışım…

Eski kelimelerin işe yaramayacağı bahsine gelince; gâlibâ bizde ilk olarak eski kelimelerin müstehâse hâline geçtiğini, bir daha cânlanamıyacağını Ziyâ Gökalp yazmıştı. Ben bu fikrin tamâmıyla boşluğuna kâniyim. Bu yalnız zan, kanâat değil; kesici bir delîlim de var: İbranî dili kaba taslak bir tahminle 2.000 yıldır ölmüş bir dildir. Yeryüzünde bir kaç hahamdan başka bunu bilen kalmamıştı. Halbuki son yirmi yıldır Yahudîler Kudüs’te bir Yahudî yuvası yaptılar ve Telaviv adında bir de modern şehir kurdular. Bugün orada gazeteler, konuşmalar, ticârî muhabereler, tedrîsât her şey İbranicedir. İki bin yıllık ölü dirilmiştir. İbranice iki bin yılda bile müstehâse olmamıştır. Hâlâ konuşulan, hiç bir defâ bile ölmemiş ve hattâ muvakkat bir soluk tutulmasına bile uğramamış, ilâmaşaallah yaşayan Türkçe elbette müstehâse olamaz. Binâenaleyh eski Türkçe ve halk kelimeleri paha biçilmez derecede zengin ve kıymetli bir hazînedir. Böyle bir millî mirâsımız olduğundan iftihâr ederiz.

* * *

Bir mesele var ki halli pek güç. Şimdiye kadar ilmî ve edebî dile epeyce serbestlik veren iyi kötü nice ıstılâhlar konmuş, böyle bir çok kelime dilimize girmiştir. Bu kelimeler dilden tardedilmeli mi? Edilirse yerine hâlis Türkçe mi koymalı? Bu gönül kapıcı çok istediğimiz bir şeyse de Türkçede mukâbili olmadığı takdirde Avrupa dillerinden mi almalı? Veyâ Türkçe kelime mi uydurmalı? İşte pürüzlü bir iş.

İbrahim Öztürk bize yazdığı ve bu makâleyi yazmamıza sebep olan mektûbunda Tanrıdağ’ın intişârını cândan tebrîk ve takdîr ettikden sonra Nu. 1’deki Türk Nasvonalizmi adlı makâlemde Fıransızca kelimeler kullandığımı, bunları Türkçe imlâ ile yazdığımdan Türkçeye mâl etmek istediğimi, bunun o makâlemin tasfiyeden bahseden bir kaç satırıyla tezât teşkîl ettiğini, Firenkçe kelime kullanmanın yanlış yol olduğunu söylüyor ve kullandığım Fıransızca kelimeleri kaydediyor ki şunlardır: epope, irredanta, evolusyon, heterojen, fonem, anarşi, revü. Öztürk nihâyet: «bir Türk aydınının kalemini oynatırken yabancı kelimeler karşısında irkilmesi ve onu kullanmayıp maksadını Türkçe olarak ifâde etmesi lâzım geldiğini, aynen karşılıkları bulunmadığından Fıransızca kelime kullandığımı zannettiğini söyleyip bunları izâh etmemi» istiyor.

İzâh edelim: fikrimce dilimizdeki ecnebî kelimeler meselesi aşağı yukarı şu vaziyetdedir:

1- Rûmca ve diğer dillerden alınmış bazı nâdir kelimeler müstesnâ bu kelimeler Arapça, Acemce, İspanyolca, İtalyanca ve Fıransızcadır. Bu dillerden devir devir ve bol bol kelimeler almışızdır.

2- Arapça ve Acemce kelimelerin bir kısmı Türkçenin bünyesinde hâlâ bir habîs ur gibi durur, bir kısmı da Türkçeye tamâmıyla temessül etmiş ve mâl olmuştur. Birinci kısım ayrı bir mevzu; fakat eskiden Arapça ve Acemceden veyâ Rûmcadan aldığımız kelimeleri bugün Fıransızca mukâbilleriyle değiştirmek hatâ içinde hatâdır. Bu kötü iş salgın hâlini almış, bir necâbetsiz moda olmuştur. Meselâ müdir. Bu kelime bugün o kadar Türkçeye temessül etmiştir ki armoni vokaliğe de uyarak müdür olmuşdur. Şimdi bunu kaldırıp yerine direktör koydular. Bu Fıransızca kelime Türkçeye hiç uymayan kelimelerden biridir. Türk dilinde ö imlâ harfli hece ile nihâyetlenen kelime asla olamaz. Ve yine Türkçeye iyice girmiş, büyük mikvâsta yayılmış, köylümüzün dahi ana dili olarak bildiği ve söylediği panayır‘ı kaldırıp çöp tenekesine atarak yerine Fıransızca foire konmuştur. Mübâdeleye tâbi tutulan bu gürûh kelimeler pek çoğalmıştır. Hepsinin zikri bu makâleye sığmaz. İşte ben bunun aleyhindeyim ve şiddetle aleyhindeyim. Buna isyân ediyorum. O makâlemde hücûmumun hedefi de bilhâssa budur. Bu tarz pek vahîmdir. Nasıl olsa ergeç tasfiyeye uğrayacaktır. Kelimeler her mevsimde bir moda renk ve biçime tâbi olan elbise ve kundura makûlesi şeyler değildirler. Vâkıâ bazan bir kelime her dile düşer ve moda hâlini alırsa da bu husûs mevzûmuza taallük etmeyen ayrı bir bahisdir.

3- Fıransızcadan aldığımız doktor, şimendifer, otomobil ve benzerleri kelimeleri değiştirmek. Bu kelimeler Türkçeye yerleşmiştir. Yerlerini dolduracak Türkçe kelime olmadığı gibi Türkçenin eski mürâcaatgâhı olan Arapça ve Acemcede de mukâbilleri yoktur. Vâkıâ şimendifere demiryolu denebilirse de ve denmişse de bu kelime Türkçe olduğu halde tutunamamıştır. Kelimelerin, hattâ ecnebî ve Türkçe, tutunabilmesi halkın kabûlüne ve zevkine bağlıdır. Cebirle olmuyor. Bunları tarda kalkışmak çocuk gayretinden, muzır gayretten, abesle uğraşmaktan başka bir sey değildir. Fazla taassup her şeyde kötüdür; bazan da züppeliğe kadar varır.

4- Türkçede ve eski istikrâz bankamız olan Arapça ve Acemcede olmayan Avrupa dilleri kelimeler; meselâ irredanta, heterojen kelimeleri. Bunlar dilimizde yok. Bunları dile almaktan ve mâl etmekten başka çâre de yoktur. Buna karşı gelmek fazla taassuptur; hattâ diyeyim, bir nevi modern yobazlıktır. Hem de Türkçeye büyük bir hıyânettir. Bu gibi kelimeleri Türkçe bir veyâ bir kaç cümle ile ifâde etmek fikri de bilmeyerek, hüsnüniyetle, sâf bir gayretle Türkçeye hıyânet etmektir. Bir kelime bir veyâ birkaç cümle ile ifâde edilemez. Bu aklıma sığmaz. Bu hareket Türkçeyi küçültmekten, güdük, yoksul ve âciz bırakmaktan başka bir şey değildir. Böyle diller iptidâî dillerdir. Yâhût heterojen‘e «Muhtelifü’l-ecnas» mı diyelim! Evvelâ koyu Arapça ve bir de üstüne terkîp hâlinde olan bu tabîr heterojen’den bin kere berbattır. Hem de onun mânâsını tamâmıyla ifâde etmez. Bu gibi kelimeler esâsen Avrupa’nın bütün dillerinde müşterektir. Hiç biri bu bizim dilimizden değildir diye almamazlık etmemiş, bilakis almış ve kendine mâl etmiştir. Bunlar beynelmilel kelimelerdir; ilim dili, ıstılâhtırlar. Biz de bunları dilimize sokmak mecbûriyetindeyiz. Yine meselâ opération beynelmilel bir kelimedir. Fıransızcada, Almancada, İngilizcede, İtalyancada, Ruscada vardır; fakat hepsi de onu kendi dilinin dehâsına göre ayrı bir tarzda telaffuz eder. Bizim de öyle yapmamız lâzım ve zarûrîdir.

Ve yine evolution kelimesini kullandığımın sebebi şudur: Arab dilinde bunun mukâbili yoktur, Vaktiyle bizde bu kelimeye edvâr-ı tekâmüliye denmiştir. Sonra basîtleştirildi devri tekâmül denildi; fakat biri daha koyu ve aykırı olmak üzere ikisi de terkîptir. Terkîpten ıstılâh olmaz. Tek tük istisnâsına rağmen ıstılâh tek kelime olur. Vaktiyle Avrupa’nın ilmi teşekkül ederken bir çok ıstılâhı eski Yunan ve Lâtin dilinden almışlardır. Ve bunları yaparken muhtelif kelime ve edâtlardan teşkîl edilmesine rağmen tek kelime hâline konmuşlardır. Nihâyet devri de bırakarak tekâmül dendi. Bilmiyorum Araplar bu kelimeyi bu bâpta kullanırlar mı? Biz Türkler nice Arapça kelimeleri Arapların tasrîf etmedikleri bâplardan kullanmak bidâtini yapmışızdır. Fakat bu basît hâlinde dahi kelime evolüsiyon‘un mânâsını bihakkın ifâde etmek iktidârında değildir. Evolüsiyon sâde kemâle gitmek demek değildir. Bir şey bazan tersine tedennîye doğru da gider (Evolüeider). O hâlde tekâmülün mânâsı yıkıldı. Bazan iyiye kötüye gitmeksizin de istihâle eder. Demek tekâmül ne kadar sakat bir ıstılâh. Kelimenin lûgat mânâsına bakarak bu ıstılâhın ne demek olduğunu kimbilir anlamakta ne kadar Türk talebesi, nice genç dimâğlar aldanmış ve yanlış zan ve malûmâta saplanmıştır. Yazıktır. Bu Fıransızca kelime Avrupa’nın bütün medenî dillerinde müşterek olarak bulunur. Mevzûsunu lâyığı veçhile ifâde edemeyen ve hele Arapça gibi ecnebî olan bir dile mensûp kelimeyi kullanmaktansa aslını ve medenî âlemin dillerinde müşterek olan bir kelimeyi kullanmayı elbette tercîh ederim. Her şeyi Türkçe yapmayı, belki, herkesten ziyâde ârzû eden benim. Fakat işler ârzûya değil, imkâna tâbidir. Hayâl peşinde koşanların mahsûlü muvaffakiyetsizliktir.

Épopeé‘ye bizde destân demişlerdir. Épique‘e de destânî, dilirâne denmiştir. Halbuki destân armoni vokaliğe uymayarak da kendi şeklinde kalmasına rağmen Türk halk diline çoktan girmiş bulunuyor; fakat mânâsı büsbütün başkadır. Bizim halk şâirleri bir çok destânlar yazmışlardır. Bunların pek meşhûr olanları vardır. Destânların mevzûları hikâye ve çok defa istihzâdır. Meselâ Uguz Destânı gibi. O hâlde epope yerine destânı nasıl kullanayım?! Veyâ yerine ne koyayım? Eskiden bir aralık bu kelimenin Farisîdeki diğer şekli olan dastân‘ı epope için alarak destân‘ı halkın destânına bırakmayı tasavvur ettim. Kullandım da. Fakat beni tatmin etmedi. Épique‘i kahramanca, Alpça gibi kelimeler yaparak ifâdeye çalıştım. Herhâlde Arap meselince mânâ şâirin karnındadır. Okuyuculara merâm anlatamaz.

Fenomen kelimesine gelelim: Fıransızca fevkalâde bir tezâhür, bir hâdise; yâhût garîp ve acayip şey demektir. Yazıda bu tek kelimeyi bir iki satırlık bir yazı ile ifâde etmek katiyyen olamaz. Tek kelime lâzımdır. Hattâ bu tek kelimelerin hece adedi ne kadar az olursa o kadar makbûldürler. Kelimelerin baş harflerinden kısa adlar ve ıstılâhlar yapıldığının bugünkü medeniyet dünyâsında ne kadar yayılmış ve kıymetli olduğu malûmdur. Nitekim bunu Osmanlı hânedânı zamânında atalarımız da yapmıştır.

Anarşi‘nin mukâbili olarak bizde bir vakit fevdâ – fevzâ Arapça kelimesi kullanılırdı. Şimdi ortada yok. Belki bizim eski fitret anarşi mukâbilidir. Bu Arapça kelimeler bana bu mânâyı aynen ifade edemiyor gibi geliyor.

Revue‘ye bizde eskiden mecmûa demişlerdir. Arapçada böyle kelime yoktur. Arap malzemesiyle bizim uydurmamızdır. Araplar buna mecelle diyorlar. Mecmûa aynı mânâyı ifâde edemiyor. Hem de Revü mecmûadan daha iyi Türk diline uyuyor. Derken dergi çıktı ve çok da, hele gençlik âleminde yayıldı. Anlaşılan dermek masdarından geliyor ve mecmûanın mânâsına bakarak vücûda getirilmiştir. Esâsen yanlış olan bir şeyi tercüme ederek yapılan şey de tabîî yanlış olur. Haftada veyâ ayda bir çıkan mecmûa sâde bir derlemek fiiliyle vücûda gelmez ki… Bu da sakattır ve beni Fıransızcasını tercîhe sevketmektedir.

İşte bu vaziyetler karşısında Fıransızca ve hele her millette müşterek olan kelimelere mürâcaat etmekten vâreste kalmak için kelime uydurmak yoluna sapmak lâzımdır ki bu da benim işim değildir.


5- Şunu da ifâde edelim ki Türk diline en aykırı, taban tabana zıt bir dil varsa o da Arapçadır. Onun hiç bir hâli, bünyesi Türkçeninkine uymaz. Hem, itirâf edeyim, bende Arapçaya karşı büyük bir düşmanlık var. Bunun ilk sebebi hiç olmazsa on asırdan beri âlimlerimizin, şâirlerimizin Arapçaya dalarak, zekâ ve zamânlarını buna sarf ve isrâf edip bu yüzden Türkçenin yoksul ve öksüz bırakılmış olmasıdır. Aynı zamânda dilimizi Arapça ile sucuk doldurur gibi tıka basa doldurmuşlar, Türkçenin terakkî ve inkişâfına mâni olmuş, onu tereddîye uğratmışlardır. Bu hâl dilimiz için büyük bir darbe olmuştur. Türkçe bu yüzden tabîî tekâmülüne devâm edememiştir. Bu duyan Türk gönüllere isyân verici bir uğursuz hâdisedir. İkinci sebep Arapçanın bugün medenî bir dil olmayıp beş on asırdır dünyâda vâki tekemmülâta yabancı kalması ve bu müddet içinde vücûda gelmiş kelime, ıstılâh ve mefhûmlardan mahrûm bulunmasıdır. Böyle bir dilden istiâne bize yakışmaz. Hele atalarımızın son bir asırdan beri Avrupa dillerindeki ilmî, edebî kelime ve ıstılâhları Arapça kalıplara dökerek uydurma sûretinde, Arapçada olmayan ve Arapların da anlamadıkları kelime icâdıyla imâle çalışmış olmaları fecâati nispetinde gülünç bir şey olmuştur. Layıka Lâdininî denmesi gibi ki tercüme aslının mânâsını asla ifâde etmez ve bilâkis muzır mânâlı bir şeydir. Diğer husûmetim şudur: Umûmî Harp’te Arapların Türk’e ve Türklüğe karşı yaptıkları büyük hıyânet ve Türk fertlerine revâ gördükleri zulüm ve hakarettir. Milletler kendilerine yapılan iyilikleri, hele daha ziyâde kötülükleri unutmamalıdırlar. Unutan millet perîşân olur. Her hâtırladıkça beynimi kemiren bir vakayı hikâye edeyim: Kahire’deyim. Harb-i Umûmî zamânı Gazze cephesinde Türk ordusunda zabit Muhtar adında bir Suriyeli cephede düşman ordusuna kaçmış, casusluk edip düşmana ordumuzun vaziyeti ve esrârı hakkında mühim malûmât vermiştir. Bu adam o vakit bunu bana kendisi söyledi. Yine bir gün bana gelmişti, «Arapların Türklerden, Türkiye’den ayrılmak istemediklerini» söylemiş, beni hafakân boğar bir hâle koymuştu. Bunun üzerine aramızda şu muhâvere olmuştur:

Ben — Yaptığınız nedir? ve şimdi ne söylüyorsunuz?!
O — Biz Türkiye’den ayrılmak ve Türkiye’nin batması fikrinde değiliz. Yine bu imparatorluk kalmalı. Yalnız adı Türkiye değil, Arap Sultânlığı olacaktır.
(Bu hiç hayâlimden geçmemiş olan fazîhayı işitir işitmez ve çıldıracak bir hâle gelerek).
Ben — Ne hakla?!…
O — Siz esâsen Araplaşmışsınızdır.
(Bu beni şaşkın etti. Alıklaşmış bir hâlde ve acele acele) ;
Ben — Neden?
O — Neden mi? — Hah… Sizin dîniniz Arap dîni, Allâh’ınız Arap Allâh’ı, Peygâmberiniz Arap, duânız, namazınız Arapça, dilinize bakınız, üçte ikisi Arapça kelimedir. Elbette Araplaşmışsınızdır.

Derhâl içime müthiş bir korku geldi. Büyük bir tehlike altında olduğumuzu bütün varlığım duydu. Bundan ve yukarıdaki izâhdan dolayı Fıransızcayı Arapçaya tercîh etmeyi ehven buluyorum.

* * *

Yazı ve dil hakkında bir kaç makâle yazmak fikrinde idim. İşte zikri geçen mektûp sâhibi beni şimdilik bunları söylemeye sevketmiştir.

(Tanrıdağ, Altınçay 1942, s.6, syf.3-6)
– Prof. Dr. Rızâ Nûr –

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

21 mins